Archive | Gündem

2010 ‘ da darbe olurmu ?

CNN TÜRK’te ”Tecrübe Konuşuyor” programının konuğu olan Gül, “Yanlış insanlar, yanlış arzular olabilir ama böyle birşey TSK’ya karşı saygısızlık olur. Bundan sonra darbeler, muhtıralar söz konusu olamaz” diye konuştu.

KURUMLARARASI ÇATIŞMA

Ankara’da kurumlararası çatışma olduğu yönündeki yorumlara katılmadığını söyleyen Gül, “Bu söz konusu değil. Samimi olarak söylüyorum. Bunu söyleyenler Türkiye’nin yakın siyasi tarihini hiç yaşamamış gibi konuşuyor… Çeşitli yetki yorumlarındaki farklılıklardan dolayı sorunlar olabilir, buna çatışma denmez” dedi.

KÜRT AÇILIMI

Gül, Kürt açılımıyla ilgili “Güzel şeyler olacak” sözünün hatırlatılması ve hala iyimser olup olmadığının sorulması üzerine, “Türkiye giderek daha güzelleşecek. Problemlerini çöze çöze gidecek. Buna inanıyorum. Vatandaşlarıma inanınıyorum; vatandaşlarımızın sağlam bir mayası var. Çevresine ilham kaynağı olan bir ülke sorunlarını kendi kendine çözecektir. Terörle ilgili tarihi bir fırsat olduğuna inanıyorum. Öcalan yakalandığında vardı o fırsat, kaçırıldı. Teröre bu bölgede yer yok. Destekleyecek güç yok” ifadesini kullandı.

Gül, Kürt sorunu konusunda devletin yanlışı olup olmadığı yönündeki bir soruya ise, “Şüphesiz ki hep oldu, niye saklayalım? Tüm bunlardan ders almalıyız. Hepimiz bu ülkenin kurucu unsuruyuz. Ayrı iki halk söz konusu değildir. Farklı gerçeklerimiz, özelliklerimiz, zenginliklerimiz var. Reddetmek yanlış. Kimse öz yurdunda kendini yabancı hissetmeyecek. Bunları cesur ele almak gerekir” yanıtını verdi.

DTP’NİN KAPATILMASI

Cumhurbaşkanı Gül, “Mensup olduğunuz 2 parti kapatıldı. Eski partiniz 2 yıl önce kapatılmaya muhatap oldu. Demokrasi standartları yükselen b ir ülkenin lideri olarak DTP kapatıldı ve siz “hukuka saygılı olmak gerekir” dediniz. Garipsendi” şeklindeki soruyu ise, “Ben parti kapatmalarının ilke olarak doğru olmadığını söyledim. Doğru olan şey suç işleyenlerin yanlışlarını düzeltmesi. Şiddeti teşvik etmek yanlıştır. Ben ‘karşıyım’ dedim ama ‘PKK bizim varoluş gerekçemizdir diyen biri varsa mahkeme ne yapsın?’ dedim. Mahkemenin işine karışacak halim yok” diye yanıtladı.

Kategori : Gündem0 Yorumlar

Ecevit Ergenekon’un şifresini vermiş

Diplomathaber.com’dan Ömer Adıyaman’ın iddiasına göre ; Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, rahatsızlanıp, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde tedaviye başlamadan bir hafta önce kabul ettiği öğrenciler ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu söyleşide Ecevit, 1980 darbesi başta olmak üzere birçok konu ile ilgili görüşlerini dile getiriyor.

Konuşmakta güçlük çeken Ecevit, günümüzde yapılmaya zemin hazırlanan darbeler ile ilgili olarak da adeta ergenekonun şifresini veriyor ve sözlerine şu cümleleri ekliyor; “Türk kesiminde bazı kesimlerin morali bozuldu mu demokrasiden kaçma telaşına giriyorlar. Kendileri bazı görevlerini yerine getirmek ve gelişmeleri gerçekleştirmek mecburiyetinde oldukları halde özellikle kendilerini aydın olarak tanımlayan bazı çevreler biraz moralleri bozuldu  mu askerler gelsin bizi kurtarsın havasına kapılıyorlar. Bu da Türkiye’ye zaman kazandırtmıyor ve zaman kaybettiriyor. Ama şimdi demokrasiye bağlılık eskisine nazaran değişti. Fakat aydın dediğimiz bu kesim hala dediğim gibi asker gelsin bizi kurtarsın düşüncesine devam ediyor.”

Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, rahatsızlanıp, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde tedaviye başlamadan bir hafta önce kabul ettiği öğrenciler ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu söyleşide Ecevit, 1980 darbesi başta olmak üzere birçok konu ile ilgili görüşlerini dile getiriyor. Konuşmakta güçlük çeken Ecevit, günümüzde yapılmaya zemin hazırlanan darbeler ile ilgili olarak da adeta ergenekonun şifresini de veriyor. 1 Mayıs’ta öldürülen 30 kişi ile ilgili dış güçlerin etkisinin olduğunu vurguluyor. İşte Ecevit’in rahatsızlanıp, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde tedaviye başlamadan bir hafta önceki röportajı: “Çok partili rejime geçerken demokrasi ve solculuk ve sosyalizm bir türlü kaldılar. Solculuk adaletli ve halkça bir  düzendir. Bunu yakın tarihte dile getirmektir. Türkiye’de ve dünyada genel olarak sol kavramı büyük önem taşımaktadır. Çünkü Türkiye’nin sosyal açıdan önemli bir eksiği şudur. Atatürk ve İsmet İnönü, sosyal adalet ve kalkınmak için mücadele etmişlerdir. Ama bunu tamamı ile bütün halka kabul ettirememişlerdir. Bunun da nedeni Türkiye Cumhuriyet döneminde adımlar atarken kendi yapısal özellikleri konusunda büyük sıkıntılar çekiyordu. Çünkü Türkiye Kurtuluş savasının gerçekleşmesine işlev haline gelmesine en çok toprak ağaları ve sosyal adalete önem vermeyen kişiler sebep olmuştur. Bunlar hala Türkiye’de önemli yer tutuyor” ifadelerini kullanıyor.

“BAŞBAKAN İKEN DEMOKRATİK SOL ADIMLARI ATAMADIM”

Ecevit, Başbakan iken demokratik sol adımları atamadığını belirterek, “Mesala ben başbakan olduktan sonra demokratik sol yönünde adımlar atarken çok ağır güçlüklerle karşılaştık. Kendi partimiz içerisinde daha başka başka partiler çıkmadan önce toplumun ihtiyaç duyduğu atılımları yapmak istedik. Toplumun bazı kesimlerinden gelen ciddi engellemeler nedeni ile bunu yapamadık.

“PARTİ İÇERİSİNDE ENGELLE KARŞILAŞTIK”

Buna ilginç bir örnek vereyim. Bu kesim yani aslında birçok engellemelerle yapılması gerekenleri onaylamıyorlardı. Mesala toprak reformu yapılması büyük bir zorunluluktu. Buna Atatürk’de, İsmet İnönü’de büyük önem veriyordu. Fakat kurtuluş savaşı sırasında bağımsızlığımız için çalışmış olan o bakımdan topluma hizmette bulunmuş olanlar toprak adaletsizliğinin giderilmesine yönelik hiçbir adım atmıyorlardı ve attırmıyorlardı. Atatürk ve İsmet İnönü bütün bu adımlardan itibaren bugün önemli toplantılarda önemli adımlar ve tedbirler almıştır. Atatürk emin adımlarla toprak reformunun yapılmasının suretle isteklerini yaptıramamıştı. Çünkü dediğim bu ağır kesimin feodal ve yarı feodal dediğimiz bu kesimin  sosyal adaleti engelliyorlardı. Benim çalışma bakanlığım sırasında özellikle bu konuda büyük sıkıntılar yaşıyordum. Biz toprak reformu adaletinden yana çalışmalarımıza dışarıdan değil, Türkiye içerisinden ciddi anlamda engellemeler geldi. Biz bundan bahsederken, gerekli yasaların yapılmasını isterken, tarımdan köylü kooperatiflerin kurulmasına kadar atabileceğimiz adımların atılmasından gelişmelere karsı çıkılmıştır. Toplu sözleşmeler ve grev çalışmalar ile ilgili adımlar atarken karşımıza toprak ağaları ve feodal yapılanmalar dikildi. Sonuç olarak parti içerisinde CHP içerisinde parti içi mücadele oldu. O kesimi hiç değilse engellemelerini önleyebilmek, hiç değilse bir şekilde halkı rahatlamaya yönelik bir hareket oldu” dedi.

“ÇAĞDAŞ DÜŞÜNCELİ SANAYİCİLERE ENGEL VAR”

Diplomathaber.com’da yayınlanmış olan özel söyleşide İşçi konusuna da açıklık getiren Ecevit, “İşçi konusuna gelince. Aslında çağdaş düşünceli sanayiciler epey gelişmiştir Türkiye’de. Ama gene de bunu engelleme yönünde çalışmalar devam etmiştir ve devam ediyor. Bunu mahkul düzeylere indirmeden epey sıkıntılar çektik. Aslında sanayiciler büyük ölçüde başarılara adım attılar ve atmaya da devam ediyorlar”

“ASKER GELSİN BİZİ KURTARSIN DÜŞÜNCESİ DEVAM EDİYOR”

Türkiye’de yapılan darbeler ile ilgili Ergenekon’u işaret eden Ecevit, “Türk kesiminde bazı kesimlerin morali bozuldu mu demokrasiden kaçma telaşına giriyorlar. Kendiler bazı gelişmeleri gerçekleştirmek mecburiyetinde oldukları halde özellikle kendilerini aydın olarak tanımlayan bazı çevreler biraz moralleri bozuldu  mu askerler gelsin bizi kurtarsın havasına kapılıyorlar. Bu da zaman kazandırtmıyor ve zaman kaybettiriyor. Ama şimdi demokrasiye bağlılık eskisine nazaran değişti. Fakat hala dediğim gibi asker gelsin bizi kurtarsın düşüncesi devam ediyor” şeklinde konuşuyor.

“BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SAVUNDUĞUM İÇİN BEŞ YIL HAPSE GİRDİM”

80 döneminde basına yapılan sansür ile ilgili Ecevit , “Basın özgürlüğünü yaşatmadan dolayı verdiğim mücadeleden dolayı o dönemlerde beş yıl hapse girdim. Askeri darbeden önce. Zaten Türkiye’de gazeteciliğe fazla gölge verilmemesi için ağır darbeler görüldü. Ama bunlara karşı direnci benim gibi bazı gazeteci işçiler mücadelemizi verdik. Hiçbir halk mücadele vermeden kazanılamaz.  Aslında türk gazetecileri doğruyu yazmayı görev bilmişlerdir. Ama bir takım yanlı medya da var” ifadelerini kullanıyor.

“İSMET İNÖNÜ İLE BİR ORTAK YANIMIZ VARDI”

Ecevit, İsmet İnönü ile ilgili olarak ortak yanının olmadığını belirttiği açıklamada, “Benim aslında İsmet İnönü ile mücadele edecek ortak bir yanımız yoktu. Ancak bir araya geldiğimizde rahmetli İsmet İnönü askerlerin bazı isteklerine geçici olarak engel olma yolunu tercih etti. Bir tek o konuda İsmet İnönü ile aramızda uygarca bir mücadele oldu. Bunun dışında İsmet İnönü ile çok kaybımız vardır” ifadelerine yer verildi.

“80 DARBESİ MORAL BOZUCU BİR OLAYDIR”

80 darbesi ile ilgili açıklamaların yer aldığı röportajda, “O dönemde çok üzücü moral bozucu olaylar oluyordu. Mesele onlarla mücadele boyutunu toplumda toplum ile mücadele de gücünü Korumak önemliydi. Ben hiçbir zaman bazı sıkıntıların aşılması için güç kullanmasına gerek görmediğini savundum. Nitekim bu darbeler ile pek çok şey kaybedildi. Çok kazanç olmadı. Hep kayıp oldu. Birçok hakların alınması gibi. 12 eylülün arkasından gelen olaylar sırasında büyük haksızlık yapıldı. Millet meclisine 30 yaşını aşmayanlar alınmıyordu. 18 yaşını doldurmadan bir genç milletvekili olamıyordu. Ben bunu gündeme getirdiğimde bunu kimse içine sindiremiyordu. Çünkü o yaşlarda siyasal haklara doğal gözle bakılmıyordu. Bu kadar erken yaşta milletvekili olan kimse ya düşünceleriniaçıklarsa gelişme çok hızlanır. Bilgi daha hızlı edinilir diyor. Gelişime açık olabiliyor. Demek istediğim gençlerin hızlı gelişebilmeleri için yaşların indirilmesi zorunludur. Epey sıkıntı çektik ama epey sorun da çıktık” ifadeleri yer alıyor.

“O DÖNEMLERDE DARBEYE GEREK DUYULMUYORDU”

Ecevit, “Darbe hak edilmiş bir şey değildir. O dönemlerde büyük sıkıntılar vardı ama darbeye gerek duyulmuyordu. Aslında asıl engelleme ve zorluklar kısmen bazı politikacılardan da geliyordu. Bunu da inkar etmemek gerekir” diyor.

“DEMİREL BANA SİZİNLE ANCAK SAVAŞ HALİNDE İŞBİRLİĞİ YAPABİLİRİZ DEDİ”

Ecevit, Demirel ile ilgili, “Sayın Demirel bizimle işbirliği yapmak istemezdi. Bir gün sayın Çağlayan geldi. Meclis başkanlığı boşalmıştı. Yenisi seçilmemişti. Çankaya’da Cumhurbaşkanı vekili olarak görev aldı. Bir gün sayın Çağlayan ve ben Süleyman Demirel tarafından davet edildik. Biz darbeye gerek yok dedik. Bunu kendi içerimizde halledebilirdik dedik. Sayın Demirel, “Sizinle ancak bir savaş halinde işbirliği yapabiliriz” dedi. Tabi bu zihniyet bakımdan kötü. Yani demokrasiye bir şey getirmemesi engelliydi. Fakat aşılamayacak durumlar değildi. Halk demokrasiyle özdeşmişti. Darbeye ihtiyaç yoktu. Sosyal ve siyasal bilinç gelişmiştir. Osmanlı döneminden bu yana siyaset demokrasi adına önemli adımlar atılmıştı. Bunlara gerek yoktu. Bütün önde gelen gelişmiş Avrupa ülkeleri zalimce bir baskı rejimi uygulama yaptıkları halde Türkiye bunun dışında kalmıştır. Türkiye 80 darbesi yapıldığı zaman demokrasi anlamında gelişmiş bir ülke olarak biliniyordu” diyor.

“TÜRKİYE DEMOKRAT BİR ÜLKEDİR”

Türkiye’nin demokrat bir ülke olduğunu savunan Ecevit, “Türkiye’deki demokrasi kesintilerinin gerçek nedenlerinin ayrıntılı olarak incelenmesi gerekir. Birde demokrasi isteyen ana demokrasi sistemini istemeyen kesimler vardır. Onlar da sorumluluk taşıyor. Ama şunu da unutmamak lazım dediğim gibi en gelişmiş denilen ülkelerin başında baskı altında yaşarken Türkiye’nin demokrasi adına adım atması çok önemlidir. Özellikle yabancılarla görüşürken şu gerçeği de hatırlatmak gerekir. Bahsettiğim komutanlar batı Avrupa da ki anti demokratik rejimi savunan ülkeler. Onların yanlış hatırlamıyorsam hiçbirinde sivil demokrasi yoktu. Tam tersine o ülkelerin hepsinde dikta rejimi ilan edilmiştir. Ama tam tersine Türkiye demokrasi ile taşınmıştır” ifadelerine yer veriyor.

“1 MAYIS’I DIŞ GÜÇLER YÖNLENDİRDİ”

30 kişinin öldürüldüğü 1 Mayıs olaylarında Ecevit, “Bir mayıs katliamında dış güçler vardı. 30 küsür vatandaş kaybettik. Tabi eminim ki dış etkilerin büyük rolü vardı. Bu gözler önünde insanların öldürülmesi bağışlanabilecek bir şey değildi. Tabi şunu belirtmekte fayda var. BU tür olaylar anlamsız da olsa gereksiz de olsa bunlar tahrik edenler daima olacak ve bulunuyor.  Evet. Tabi sorunlar bitmedi henüz. Bu şekilde olaylar olabilir. Demokrasiyi korumak için gerkeli özverilere sahip çıkın. Bazı kesimler tepkilerle bazı engellemelerle devam ediyorlar edecekler. Atatürkün ve arkadaşlarını getirdiği devir engellenir” ifadelerine yer verdi.

“ABDİ İPEKÇİ ÖLÜMÜ BENİ ÜZDÜ”

Abdi İpekçi’nin ölümü ile ilgili Ecevit, “Abdi İpekçi öldürülürken çok üzüldüm. İçtenlikle saygı duyduğum ve sevdiğim bir gazeteciydi. Gazeteciliği bilen kimliği ile bilinen bir gazeteciydi. Evinin önünde öldürülmesi benm için unutulmaz bir acıydı. Şimdi 12 eylül öncesinde demokratik basın özgürlüğü bihayli gelişmişti. Fakat şimdi hiçbir gazetede bu özgürlük kalmadı. Ondan hemen öncesinde geniş bir özgürlük varken ve bu özgürlüğün bulunduğu sırada önemli gazetecilerden abdi ipekçi öldürülürken bu tamamen bitti” ifadelerini kullanıyor.

Kaynak : Diplomathaber.com

Kategori : Gündem0 Yorumlar

Türkiye’nin hafızasına da darbe

12 Eylül 1980′de darbe yaparak ülke yönetimine el koyan askeri cuntanın “Türkiye’nin hafızası” olarak nitelendirilen binlerce evrakı imha ettiği ortaya çıktı.

Zaman’ın haberine göre Cumhuriyet tarihi boyunca Meclis’e gelen şikayetleri dijital orta-ma aktarmak için harekete geçen Dilekçe Komisyonu, vahim bir sonuçla karşılaştı: Darbe öncesindeki tüm dilekçeler yok edilmiş. Dersim İsyanı’ndan 6-7 Eylül olaylarına kadar birçok konuya ışık tu-tan evraklar, Türkiye’nin gayri resmî tarihi olarak nitelendiriliyor.

‘TÜRKİYE’NİN HAFIZASI’

12 Eylül askeri cuntasının, ‘Türkiye’nin hafızası’ olarak nitelendirilen binlerce evrakı imha ettiği ortaya çıktı. Cumhuriyet tarihi boyunca Meclis’e gelen başvuruları dijital ortama aktarmak için harekete geçen TBMM Dilekçe Komisyonu, 1980 öncesindeki tüm dilekçe metinlerinin yok edildiğini fark etti. İmha edilen evraklar, Dersim İsyanı’ndan 6-7 Eylül olaylarına kadar Türkiye tarihindeki birçok tartışmalı konuya ışık tutuyordu. Komisyon Başkanı Yahya Akman, söz konusu dilekçelerin Cumhuriyet tarihinin en objektif kaynakları olduğunu belirtiyor. Akman, “Bu evraklar, bir nevi Türkiye’nin hafızasıdır. Askerî yönetimin hangi gerekçeyle bunları imha ettiğini anlayamadık.” diyor.

Meclis’teki karar ve kayıt defterlerinde, dilekçelerin sadece numaraları ve konu başlıkları kalmış. Bazıları şöyle: “Bir kısım devrimlerden doğan mağduriyetler, 1955′te azınlıklara uygulanan baskılar, 27 Mayıs darbesiyle yaşanan mağduriyetler, 12 Eylül öncesi sokak olayları, Maraş ve Çorum katliamı.”

ORJİNALİ İMHA EDİLDİ

Askerî cuntanın hazırladığı 28 yıllık anayasayı değiştiremeyen, TBMM, 12 Eylül darbesinin vahim sonuçlarından birini tam 30 yıl sonra fark etti. 1980 yılına kadar vatandaşın en önemli ‘başvuru mercii’ olan TBMM Dilekçe Komisyonu’na gelen yüz binlerce dilekçenin askerî yönetim tarafından imha edildiği anlaşıldı. Darbenin ardından TBMM’de her komisyonda olduğu gibi Dilekçe Komisyonu’nda da başkanlık etmesi için bir subay görevlendirildi. Bu dönemde çalışmalarını askerlerin kontrolünde devam ettiren komisyon, skandal kararlara imza attı. Örneğin bir emekli generalin, “Emekli oldum ama maaşım yetmiyor, muvazzaf dönemdeki maaşımı almak istiyorum.” talebi komisyon tarafından uygun görüldü, Danışma Meclisi tarafından da onaylanarak hayata geçirildi. Bu yöndeki başvuru dilekçesinin de orijinali imha edildi ancak işlemin sonucu kayıt ve karar defterlerinde yer almaya devam ediyor.

EMİR KOMUTA ZİNCİRİ İÇİNDE OLDU

TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Yahya Akman, yaşanan vahim durumu geçtiğimiz günlerde yaptıkları bir çalışma sonucu fark ettiklerini söyledi. TBMM’nin kurulduğu 1920 yılından bu yana vatandaşların Meclis’e yaptıkları tüm başvuruları dijital ortama aktarmak için harekete geçtiklerini anlatan Akman, “Yapılan başvuruların ve bunlara verilen cevapların envanterini çıkaracaktık. Böylece bu belgelere daha kolay ulaşılmasını sağlayacaktık. Ancak 1980 öncesindeki başvuru metinlerinin hiçbirine ulaşamadık. Olayı araştırınca 12 Eylül döneminde bütün başvuruların imha edildiğini anladık. Bu durumu, uzun yıllardır Meclis’te çalışan bazı bürokratlardan da teyit ettirdik.” diye konuştu. TBMM Dilekçe Komisyonu arşivlerinin Türkiye’deki en önemli sosyal laboratuvar olduğunu belirten Akman, “Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı olaylar ve içinde bulunduğu durumları öğrenmek için en objektif belgeler, vatandaşların TBMM’ye gönderdiği bu dilekçelerdir. Bu belgeler bir nevi doğrudan demokrasinin göstergesi, toplumun aynısıdır. Evrakların mutlaka saklanması gerekirdi. Zaten 1980′den önce ve sonra bütün belgeler hep saklanmıştır.” ifadelerini kullandı. Evrakların ‘emir-komuta’ zinciri içinde imha edildiğini ancak buna neden tevessül edildiğini anlamadıklarını belirten Komisyon Başkanı, bu yönde bilgi sahibi olmak için de karşılarında muhatap olmadığına dikkat çekti.

TBMM Dilekçe Komisyonu, 1980 darbesine kadar adeta ‘en üst mahkeme organı’ gibi çalışıyordu. Yargı sürecinden istediği sonucu alamayan vatandaşlar, bugün olduğu gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) değil, son umut olarak TBMM’ye başvuruyordu. Dilekçe Komisyonu da fiilî anlamda önemli yetkilere sahipti. TBMM Genel Kurulu’nun onay vermesi durumunda (bugün cumhurbaşkanı tarafından kullanılan) ‘mahkûmlara af’ müessesesi dahi işletilebiliyordu. 3 yıllık askerî cunta döneminde vatandaşların komisyona olan ilgisi azaldı; sıkıntılarına çözüm bulamayan insanlar TBMM’ye dilekçe yazmaktan vazgeçti. 1983′ten sonra ise ilgi artarken 2002-2007 arası komisyona 12 bin 448 başvuru geldi.

DERSİM SIRLARI DA İMHA EDİLDİ

İmha edilen belgelerin ağırlıklı olarak cumhuriyet tarihinin tartışmalı konularını içermesi dikkat çekiyor. Karar ve kayıt defterlerine göre, 1937′deki Dersim İsyanı ve sonrasındaki olaylarla ilgili TBMM’ye binlerce talep ve şikâyet dilekçesi gelmiş. Dilekçelerin numaraları ve konu başlıkları defterlerde yer alıyor, ancak orijinal belgeleri yok edilmiş. İmha edilen dilekçelerin içerdiği bazı konular şöyle: Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayata geçirilen bazı devrimlerden doğan mağduriyetler, tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar, 1955′te azınlıklara karşı yaşanan baskılar (6-7 Eylül olayları), 1960 darbesi ve sonrasında yaşanan mağduriyetler, 12 Mart 1971 muhtırası, 1980 darbesi önce yaşanan sokak olayları, Maraş katliamı, Çorum katliamı.

Kenan Evren başkanlığındaki cuntanın 12 Eylül 1980′de darbe yapmasının ardından bütün seçilmişlerin milletvekilliği sona erdi. TBMM feshedildi. Başbakan dahil bütün siyasi parti liderleri sürgüne gönderildi.1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı, önemli bütün kanunlar değiştirildi. TBMM çalışmalarını askerî yönetim tarafından belirlenen Danışma Meclisi sürdürdü. 1982 Anayasası da yine asker kontrolü altındaki bu meclis tarafından hazırlandı.

Kategori : Gündem0 Yorumlar

Kozmik Oda’dan herkes çıkabilir

Terör uzmanı Emre Uslu, Arınç’a suikast iddiaları üzerine başlatılan soruşturma hakkında “Kozmik odadan herkes çıkabilir. O yüzden bilgiler gizlenmeye çalışılıyor” dedi.

Bazı konuları konuşmak zordur. Her zaman olduğu gibi bir eşik çıkar karşınıza. Eşiği atladığınızda aydınlık bir gökyüzü karşılar sizi. Seferberlik Tetkik Kurulu’nda başlayan araştırma bu duyguyu veriyor insana. Tabi gerçekleri öğrenmek için biraz bekleyeceğiz. Kozmik odadan neler çıkabileceğini ve bu tartışmalarla gündeme gelen Kontrgerillayı, Taraf Gazetesi yazarı Emre Uslu ile konuştuk. Uzun yıllar Terörle Mücadele’de çalışan eski bir emniyetçi olan Uslu, gelişmeleri hem akademik perspektiften hem de devletin içinden biri gibi bakarak yorumladı.

Türkiye iki haftadır Bülent Arınç’a suikast şüphesiyle ilgili gelişmelere kilitlendi. Neler oluyor?

Öncelikle şunu belirtelim. Bülent Arınç’a yönelik her ne yapılıyorduysa yapılan şey ciddidir. Ben bunun doğrudan bir suikast keşfi olup olmadığından çok emin değilim. Ama göründüğü kadarıyla iki çok güçlü ihtimal var. Birincisi herkesin konuştuğu suikast ihtimali. Buna göre orada uzun zamandır planlanmış bir eylemin son keşfi yapılıyordu. Bu nedenle de yüksek rütbeli kişiler oradaydı. İkinci ihtimal muhtemel bir darbe sonrası hazırlığıydı ve adres kontrolü yapıyorlardı bu kişiler.

Gözaltına alınanlar suikast ve darbe suçlamasıyla mahkemeye sevk edildiler ama serbest kaldılar….

Orada elkonulan bilgisayarlar silinmiş, mevcut dokümanların incelenmesi de zaman alacak. Buna rağmen savcılar sanıkların anlattıklarını ikna edici bulmamış, ellerindeki veriler ile karşılaştırıldığında anlattıkları gerçeği yansıtmıyor olmalı ki mahkemeye tutuklanma talebiyle sevketme ihtiyacı duydular. Burada doğal olarak mahkeme, gözaltı süresi içinde henüz toparlanamamış ve toplanmaya devam eden delilleri yeterli görmediğinden tutuklamaya gerek görmedi. Burada dikkate alınması gereken şey mahkemenin neden tutkuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktığı değil, savcıları o sanıkların anlattıklarına inanmamaya iten bulguların ne olduğudur.

KARARGAHA GİRİŞ İZNİ GENELKURMAY 2. BAŞKANI’NDAN

Gözaltı ile başlayan süreç Seferberlik Tetkik Kurulu’na ulaştı ve sivil savcılar buraya girdiler. Türkiye’de bu bir ilk değil mi?

Bu, gözaltılar sırasında ortaya çıkanların ciddi olduğunu gösteriyor. Evet sivil bir savcı kozmik odaya girdi ve bir süre daha orada çalışacak. Bu sivil yargı açısından önemli bir gelişmedir. Ancak o kadar kolay olmadığını da belirtmek isterim. Olayın ilk aşamasında aslında mahkeme başkanına da hukuk böyle emrediyor girebilirsiniz denilmedi. Hakim bizzat Genelkurmay İkinci Başkanı’nın makamına giderek odaya girmek için izin almış.

Ne var, neyin kayıtları tutuluyor arama yapılan yerde?

Arama yapılan iki oda mevcut. Bu iki oda evrakla dolu. Öyle bir yerden bahsediyoruz ki, 1975 yılına kadar devleti yöneten onca insanın haberi olmamış. Burada iki tür bilgi mevcut. Birincisi, o birimde çalışan kişilerin, resmi kişi ve kurumlarla yaptıkları eylem ve işlemlerine ilişkin bilgiler. İkincisi de o kurumda çalışan kişilerin, toplumun değişik kesimlerinden sivillerle ilişkileri, eylemleri ve gizli operasyonlara ilişkin bilgiler.

KOZMİK ODADAN MEDYA MENSUPLARI DA ÇIKABİLİR

Kimler, hangi ilişkiler çıkabilir bu odadan?

Kozmik odadan herkes çıkabilir buna hazırlıklı olmalıyız. Medya mensupları da çıkabilir, siyasiler de, işadamları da. Zira orada ortaya çıkanların dışarı sızıp sızmayacağını bilmiyoruz. Ayrıca Genelkurmay Başkanlığı mahkeme nezdinde girişimde bulunarak oradaki evrakları gizlemeye çalışıyor. Hem Genelkurmay’daki panik hem de birtakım medyadaki panik birlikte okunduğunda en azından işbirliği düzeyinde birtakım evrakların hakim, iki katip ve savcı tarafından bilinmesi olasılığı var. Muhtemelen bu da bazı çevrelerde panik yaratıyor. Hatta o odalardan çıkabilecek kozmik evrakların şimdiden ‘kozmik medyayı’ titrettiğini görebiliyoruz. Belli ki bunların sızmaması için yoğun çaba harcanıyor. Ben medya mensuplarının bu yoğun çabasının arkasında o korkunun olduğunu tahmin ediyorum. Zira bu medyanın özellikle 1990′lı yıllarda psikolojik harekat unsuru olarak kullanıldığını biliyorum. Bunların kayıtları bilebildigim kadarıyla MGK’daki Toplumla İlişkiler Baskanlığı arşivinde vardır ama o arşiv, MGK’daki birim kapatıldıktan sonra o birime taşındıysa bu elbette mümkün.

Aramaların uzamasının nedeni sadece teknik zorluklar mı yoksa bir plan ya da iz mi bulundu?

Anladığım kadarıyla savcılar yukarıda ifade ettiğimiz iki ihtimali de değerlendiriyorlar. Burada soruşturmanın uzamasının nedeni biraz soruşturma tekniği ile ilgili bir durum. Bu olayın takip, izleme bakımından öncesi olmadığından, yani bu kişiler polisin ya da istihbarat birimlerinin daha önce herhangi bir şüphe ile radarına girmemiş kişiler olduğundan soruşturmanın başlama noktası çok geç. Yani ihbarın alındığı noktadan başlayarak savcılık makamı geriye doğru bir delil araştırması yapıyor. Bu da soruşturmayı zorlaştıran ve uzatan bir durum. Normal şartlar altında belki de planlı bir operasyonla 6 ayda sonuçlandırılabilecek bir olayın açığa çıkarılması için savcılık ervak üzerinden iz sürmeye çalışıyor. Burada süreci uzatan en önemli nedenlerden biri de bilgisayarların harddisklerinin geri döndürülemeyecek programlarla silinmiş olması. Bu bize iki şeyi gösteriyor. Bu şahıslar her ne yapmaya çalışıyorlardıysa muhtemel bir hukuki soruşturmaya karşı da hazırlıklıydılar. Bu nedenle Türkiye’de az kullanılan birtakım bilgisayar programlarıyla bilgisayarları temizlemişler. Şu anda soruşturma makamının elinde sadece te-mizlenmiş bilgisayarlar var. Bu nedenle de hakim ve savcı elektronik ortamda bulunamayan kayıtları iki oda dolusu evraklar arasında aramak zorunda kalıyor. Bu da süreci uzatıyor.

BİLGİSAYARLARI TEMİZLEYENLER İÇERİYİ DE TEMİZLEMİŞ OLABİLİR

Kozmik odadan çıkacak belgeler yakın geçmişin bazı olaylarını ortaya çıkarabilir mi?

Bir noktaya dikkat çekeyim. Bu noktada TSK planlı bir karşı operasyonla şimdiye kadar değişik nedenlerle yıpranmış imajını düzeltecek bir hamle de yapabilir. Doğrusu ben bunu bekliyorum. Bu aramaların uzamasını biraz da buna bağlıyorum. Aramalar uzayıp beklentiler yükseltildikten sonra oradaki hakim ve savcı çıkıp bunca arama sonunda kanunsuz bir duruma rastlamadık diye açıklama yaparsa sadece Dursun Çiçek olayı değil, Kontrgerilla hikayelerinin hepsi çöpe gider. Tabii haklı olarak TSK yönetimi de en gizli yerimizi denetime açtık bir şey çıkmadı artık sütten çıkmış ak kaşığız diyebilirler. Ben olaya biraz da böyle bakmaya başladım. Elbette orada bir suç unsuru varsa hakimler ve savcılar duruma el koyacaktır ama hakim ve savcılar gelene kadar bilgisayarları temizleyenlerin orayı da te-mizlemediklerinden emin olamıyorum. En azından ben bu olumsuzuluğu fırsata çevirecek kurmay zekasının mevcut olduğuna inanıyorum. Oradaki suç unsurları temizlenmişse hakim ve savcının da yapacağı çok şey olmayabilir. Bu da muhalefetin eline koz verir ve hükümeti yıpratmak için bulunmaz bir fırsata dönüşebilir.

AÇIKLAMALAR TATMİN ETMİYOR

Genelkurmay her açıklaması soru işaretlerini arttırıyor. Neden?

Genelkurmay açıklama değil savunma yapıyor çünkü. Hal böyle olunca da açıklamalar durumu açıklamıyor sadece o anlık savunma refleksini yansıtıyor. Bakın şunun altını özellikle bir kez daha çizmek istiyorum. Ben Türkiye’nin mevcudiyetini devam ettirmesinin güçlü ekonomi, güçlü demokrasi ve güçlü ordusu ile mümkün olduğunu açıktan yazıyorum. Ben ya da benim gibi düşünen çoğu aydın ordunun gerçekten güçlü olması gerektiğini düşünüyor ama sadece ordu olarak güçlü bir ordudan söz ediyoruz. Siyasi aktör olarak güçlü bir kurumdan değil. Bu doğrultuda yükseltilen eleştiriyi ordu her nasıl oluyorsa oluyor ve “Asimetrik Psikolojik Harekat” olarak okuyor. Oysa ben en azından kendi yazdıklarımdan ve söylediklerimden eminim ki ben böyle bir harekatın unsuru, parçası ya da uygulayıcısı da değilim ve olmam da. Bu okumadan dolayı asker yaptığı açıklamaları savunma refleksiyle yapıyor ve böyle yapılan açıklamalar da kamuoyunu tatmin etmiyor. Bu da daha ileri soruların sorulmasına neden oluyor.

HUKUKUN ÖNE ÇIKMASI SAĞLIKLI

Yaşanan süreç kurumlararası bir çatışma mı?

Ben bu süreci kurumlararası bir çatışma olarak görmüyorum. Bu kurumların kendi içlerindeki çatışmaların diğer kurumları harekete geçirerek onlarla informel koalisyonlar kurarark işleyen bir süreçtir diye düşünüyorum. Eskiden bir kurumun içinde iki bürokrat arasında sorun olduğunda bu medyaya taşınır ve medyadaki tartışmalar sürecinde yanlış yapan giderdi. Bazan ikisi birden giderdi. Şimdi medyada çıkan haberlerle hem iktidar hem de askeri yetkililer bürokratlara dokunmuyor. Bakın Sakarya Emniyet Müdürü medyada haberler çıktıktan sonra aylarca görevinde kalabildi. Yine diğer Emniyet Genel Müdür Yardımcıları da böyle. Aynı uygulama Cemal Temizöz ve diğer askeri yetkililer için de geçerli. Hal böyle olunca kurumların içinde çatışan kesimler adliye ve savcılık müesseseini devreye sokmaya başladılar. Yani askeriyenin içinde Dursun Çiçek’in tasfiye edilmemesinden rahatsız olan tasfiye edilmiş kişiler o ıslak imzayı savcılığa gönderiyor. Ya da polise ihbarda bulunuyor. Eline belge bilgi geçen polis savcı harekete geçiyorsa bunu kurumlararası çatışma diye okumak çok doğru bir okuma değil. Bu çatışma her kurumun içindeki çatışmaların hukuk üzerinden yürütülmesiyle verilen bir görüntüdür ki bu görüntüyü çatışma olarak okumak yanıltır. Doğrusu ben bu çatışmada hukuk sürecinin devreye girmesini çok sağlıklı buluyourm. Hukuk adamları sonunda bu ülkede olması gerektiği kadar öne çıkıyor. Bu demokrasinin kökleşmesi ve hukukun gerçek fonksiyonuna dönmesi için iyi bir adımdır. Bu süreç olgunlaşır ve hukuk adamları korkmadan kendilerine gelen her bilgiyi değerlendirirse Türkiye hukuki denetimlerin yapıldığı bir ülkeye dönüşür ki bud a özlenen demokrasinin yerleşmesi için iyi bir fırsattır.

Arınç’ın seçilmesi bilinçli bir tercih

Neden Bülent Arınç?

Bülent Arınç’ın takibi şiddet karşıtı İslami kesime yönelik sürdürülen bir mücadelenin bir parçası. Bu noktada Bülent Arınç’ın AK Parti içindeki konumunu da dikkate almak gerekiyor. Arınç’ı doğru sözü ve duruşundan taviz vermemesiyle aslında Türkiye’de cemaatlerin desteklediği düşünülürse, Arınç’ın neden takip edilmiş olabileceği de ortaya çıkıyor. Arınç’ı takip edenler eğer gerçekten de Genelkurmay’ın üst kademesinden bağımsız hareket eden bir cunta yapısına dahil olduklarını düşündürtüyor -en azından savcılığın suçlamaları bunu düşünebileceğimizi ima ediyor-. Burada Arınç’ın evinin yanlarına kiralık araçlar parkederek güvenlik zaafı aramış olabilecekleri de düşünülebilir. Bu ihtimaller Genelkurmay’ın yaptığı ve gözaltına alınan subayların ifadelerinde iddia ettiği “Orada bir kurmay albay izliyorduk” açıklamalarından daha inandırıcı ve ikna edici ihtimallerdir. Zaten Genelkurmay Başkanı Başbuğ da “Her soruya cevap verememiş olabiliriz” diyerek verdikleri cevabın ikna edici olmadığını da zımmen kabul etmiş olmuştu. Buna ek olarak ifadelerin ayrıntısına baktığımızda o bölgede takip ve izlemenin Meclis’in tatilde olduğu 1 Temmuz ve 1 Ekim tarihlerinde yapılmadığını, yani orada oturan Meclis mensuplarının muhtemelen memleketlerinde olduğu dönemde takibin en azından o dönem için sonlandırıldığını gösteriyor. Yoksa onların ifade ettiği gibi bir kişiyi takip ediyorsanız Meclis tatile girince onu takip etmeyi bırakmak diye bir mantık yoktur. Bu noktada Ergenekon’dan tutuklu sanık eski Ozel Kuvvetler emeklisi Binbaşı Fikret Emek’in evinde bulunan fişlemelerdeki siyasetçiler sorulunca “Görevim gereği fişledim” dediğini de hatırlamak gerekiyor. Buradan bakınca demek ki o görev devam ediyor denilebilir.

Yani o bölgeyi izlemeye Meclis’i tatile girdiğinde ara mı verilmiş?

Evet verilmiş. Orada gözaltına alınan albay ifadesinde “Biz bu izlemeyi bir yıldır yapıyoruz. İzlemeden bir şey çıkaramayınca Temmuz ayında izlemeyi bırakalım önerisini götürdük. Ekim ayında üstlerimizden bize izlemeye yeniden başlayabilirsiniz tealimatı geldi” açıklaması yaptı. Bu aralığın tam da Meclis’in tatile girdiği döneme denk gelmesi tesadüf mü sizce?

Generaller Gladio’yu bilmek istemiyor

Gelelim Türkiye’deki Glodio ve kontrgerilla yapısına. Nedir bu?

Bunu, son dönemde hazırladığı Ergenekon Raporu ile gündemde olan ve Türkiye’de askerin yapısını içeriden bildiğini düşündüğüm en iyi uzmanlardan biri olan Gareth Jenkins’i referans vererek anlatayım. Jenkins’in yazdığı raporda gerekse birebir konuşmalarımızda anlattığı derin devlet yapılanması -ki Jenkins’in bu bilgilerin birçoğuna birinci elden sahip olduğunu düşünüyorum- birbirinden bağımsız hücreler şeklinde kurulmuş bir örgütlenme. Bu hücrelerden oluşan Özel Kuvvetler içindeki subaylar, ait oldukları birliklerin bile haberi olmadan özel bir eğitimden geçiriliyor. Türkiye’de 16 tane birlik vardır ve bu birliklerin başındaki komutanlar birliklerindeki her eylemi bilirler; ama onların üstleri olan generaller, bu eylemleri bilmek istemezler.

SORUMLULUK ALMAMAK İÇİN

Yani üst düzey komutanlar kontrgerilla yapısını biliyor ama eylemleri bilmek istemiyor. Yoksa bilmiyor mu?

Komutanlar bu yapıları biliyorlar; ama eylemlerini bilmek istemiyorlar.

Neden?

En tepe yönetim kademesiyle en aşağıdaki yönetim kademesinin hiyerarşik ilişki içinde olsa bile bu birimlerin eylemleri -çoğunlukla hukuk dışı olduğundan ve resmi yetkililer bu hukukdışılığa doğrudan cevaz veriyor görünmemek için- bu eylemleri bilmek istemezler. Bu anlatımı temel alacak olursak son dönemde olan olayları açıklamak daha kolaylaşıyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen farklı düzeylerdeki orta kademe asker bürokratların ortalığa dökülen ve yine birbirinden bağımsız gibi görünen temelde AK Parti ve cemaatlere yönelik hukuksuz eylemlerini izah etmek daha kolay hale geliyor. Bu noktada ben Jenkins’in anlattığı modeli baz aldığımızda Dursun Çiçek olayındaki ıslak imzalı belgede de, Bülent Arınç’ın olayında da aslında eylemsel olarak belli düzeyde otonomiye sahip bu yapının işleri olabileceğini düşünüyorum.

Kontrgerillayı Kürt Sorunu ayakta tuttu

Avrupa ülkeleri bu yapıları tasfiye etti. Türkiye neden edemedi, kim istemedi?

Bu yapı hernekadar NATO tarafından komünizme karşı oluşturulmuş olsa da, Türkiye’de hibrit fonksiyonu görmüştür. Komünizme karşı kurulmuş ve çalışmıştır ama örneğin Kürt sorunu uç verdiğinde bu yapının, NATO kuruluşundaki amacından bağımsız olarak devreye girmediğini düşünmek çok doğru olmaz. 1990′ların sonundan itibaren de İslami kesim ve cemaatlere karşı yeniden yapılanmıştır.

Son gelişme tasfiye getirir mi?

Bunların tasfiye olması siyasi iradenin tek başına yapabileceği bir şey değildir. Unutmayın ki Bülent Ecevit bu yapıyı öğrenince resmi hale getirmek istemiş ama başaramamıştır. Bu süreçte bence yapılması gereken şey; AB’yi eksen kabul ederek bu süreci toplumsal desteği de arkasına alarak yapmak. Ancak hükümetin üyeleri ve parlamenterlerin bu yapının tasfiye edilmesi gerektiğine inanıp, inanmadıklarından emin değilim. Onlar belki de bu yapının eğer kontrol altına alınabilirse gerekli olduğunu bile düşünüyor olabilirler. Bu yüzden AB sürecine hız verilmesi ve demokratikleşleme, bu yapıların tasfiye edilmesinde hızlandırıcı bir rolü yerine getirecektir.

Ergenekon davasında ortaya çıkan yapı bir Gladio yapılanması mı?

Burada Gareth Jenkins Ergenekon yapılanmasında savcılar hiyerarşik bir yapı arıyor. Bir numaradan başlayan ve aşağı doğru giden bir hi-yerarşik yapı. Oysa benim bildiğim Gladio ve derin devlet yapılanması böyle olamaz. Zira onlar birbirinden bağımsız hücreler şeklinde örgütlüler. O yapı doğası gereği horizontal olmak zorundadır. Dolayısıyla Ergenekon savcılarının iddia ettiği örgüt yok değerlendirmesinde bulunur. Bu da çok tartışma yarattı. Ancak Ergenekon’u Türkiye’yi doğuya kaydırmak ve bunun için de AK Partiyi iktidardan uzaklaştırma etrafında birleşmiş bir yapı olarak görürsek, bu yapının bu amaç doğrultusunda bazı derin yapıların da katılımıyla yeniden organize olmuş bir numara ve üst yönetim birim altında organize olmuş ancak eylemsellik açısından yine birbirinden bağımsız hareket eden hücreler şeklinde görebiliriz. Yani Danıştay saldırısı ile Zir Vadisi’nde gömülü bombalar arasında hiyerarşik bir yapı olmayabilir. Bu zaten o yapının doğası gereği bağımsız hücrelerden kurulu bir yapı olduğundan her iki olayın eylemcileri birbirini doğrudan tanımayabilir. Bu gelenek gladio yapılanmasından geldiği için böyledir. Ancak yine Gladio yapılanmasında olduğu gibi “amaç birliği” (Komünist istilasına karşı örgütlenme ve karşı koyma amacı) etrafından birbirinden bağımsız olarak hereket eden hücreler görüyoruz. Ergenekon davasında ortaya çıkan yapıya doğrudan Gladio diyemeyebirliz ama Gladio yapılanmasının unsurlarını içlerinde görüyoruz.

Kaynak: www.yenisafak.com.tr

Kategori : Gündem0 Yorumlar

Paşa’ya darbe sorgusu

Ergenekon soruşturması kapsamında ifade veren eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’nın darbe iddialarına ilişkin sorgulandığı ortaya çıktı.

Ergenekon soruşturması kapsamında ifade veren eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’nın sorgu tutanakları basına sızdı. Fırtına’nın 10 saat süreyle darbe iddialarına ilişkin sorgulandığı ortaya çıktı. 5 Aralık’ta adliyeye gelen eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’ya darbe iddialarıyla ilgili 131 soru sorulduğu ve bu soruların büyük bölümünün, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen günlüklerden hazırlandığı öğrenildi.

İfadelerinde zaman zaman sertleştiği belli olan Fırtına’nın, “Lanetliyorum, reddediyorum” gibi sözcükler kullandığı, Kıbrıs’la ilgili bir soruya ise savcıları “Devlet sırrı” konusunda uyardığı ortaya çıktı.

İbrahim Fırtına 35 sayfalık ifadesine darbe günlüklerinin gerçekleğinden duyduğu endişeyi dile getirdi.

Günlüğün eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, tarafından yalanlandığına belirten Fırtına, “Bir darbe suçlaması kapsamı içerisinde bana soru yöneltilmesini üzüntü ile karşılıyorum ve reddediyorum” dedi.

“Sarıkız”, “Ayışığı”, “Yakamoz” ve “Eldiven” isimli darbe planlarını emekli olduktan sonra basından duyduğunu anlatan Fırtına “Görev yaptığım dönem içerisinde Cumhuriyetçi Çalışma Grubu’ndan haberim yoktur. Emekli olduktan sonra Şener Eruygur ile bir iki kez sosyal ortamlarda bir araya geldim. Böyle bir çalışma yapmış olmasına ihtimal vermiyorum” ifadesini kullandı.

DENKTAŞ’A YAZILAN MEKTUP

Fırtına, Şener Eruygur’un dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a yazdığı ileri sürülen mektupla ilgisi olup olmadığını soran savcıya itiraz edip, bir de devlet sırrı uyarısında bulunduğu öğrenildi.

Fırtına, bu konuyla ilgili “Annan Planı’na karşı yavru vatanın sokağa dökülmesi, Türkiye’de tepki gösterilmesi iddialarına ilişkin olarak 2 noktada itirazım var. Birincisi doğru olmayan bu iddialar uluslararası boyutta tartışmaya yol açar. Bu husus iddianamede yer almasın ya da örtülü olarak kullanılsın. İkinci itirazım,bu iddia öncekilerde olduğu gibi ülkenin birlik ve dirliğine, yavru vatanda oluşabilecek çözümlere dinamit koyucu ve başkalarına istismar etme fırsatını veren yanlış bir kurgudur” cevabını verdi.

İbrahim Fırtına, “Ayışığı” darbe planında geçen 22 Eylül 2003′deki toplantıda, eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e hitaben “Ya sen çekil ya da biz çekileceğiz” şeklinde notun verilmediğini ifade etti.

Fırtına, konuyla ilgili şunları söyledi: “Notun tarihi Özden Örnek ve benim göreve başladığımız ilk aydır. Belki ilk kez bir toplantıda bir araya gelen kişilerin önceden planlayarak sarfedeceği sözler değildir. İlk ay zaten nezaket ziyaretleriyle iadei ziyartlerle geçen dönemdir. Bu işlere girişmek, kanunlara, nizamlara devlete aykırılıktır kabul etmiyorum. Ayrıca Genelkurmay Başkanı’nın mektup yoluyla istifaya davet edildiği yönünde kendisinden birşey duymadım.” Mektupta TSK’nın protokol kurallarının ihlal edilmiş olduğuna da dikkat çeken Fırtına “Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan önce yazılmış. Böyle bir yanlışı Şener Eruygur’un yapacağına ihtimal vermiyorum. Bu nedenle yazının Şener Paşa’ya ait olmadığını, bir kurgu olduğunu düşünüyorum” dedi.

SEZER’İN GÖREV SÜRESİ

Hilafetin ilgasıyla ilgili 3 Mart 2004’te toplantıda AKP’den milletvekili kopartılması, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin uzatılması konuşuldu mu diye soruldu.

İbrahim Fırtına “O toplantıya katılmadım. Ben o toplantı sırasında görev gereği Ankara dışındaydım” cevabını verdi.

Fırtına, Cumhurbaşkanı Sezer’in görevini sürdürmesi için ne gibi görüşmelerde bulunduğu, Sezer ile görüşmeleri kim ya da kimler gerçekleştiriyordu sorusuna ise “Bu ifade Türkiye Cumhuriyeti’ni ve TSK’nın, birliğini tahrip etmek amaçlı bir kötü niyet beyanıdır, lanetliyorum” diyerek yanıtladı.

KOÇ, DOĞAN VE AKÇAKOCA SORUSU

Savcıların İbrahim Fırtına’ya ayrıca işadamları Rahmi Koç, Aydın Doğan ve Engin Akçakoca’yı tanıyıp tanımadığını sorduğu öğrenildi.

Fırtına, bu soru üzerine Koç’u sanayici olması nedeniyle tanıdığı Doğan ve Akçakoca’yla ise tanışmadığını söyledi.

Kategori : Gündem0 Yorumlar

“Dini inançlarıma aykırı” diyerek askere gitmiyor

ENVER Aydemir adlı vicdani retçi, 24 Aralık 2009 günü Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılacak “vicdani ret” konulu bir panele konuşmacı olarak
katılmak üzere geldiği İstanbul’da asker kaçağı olduğu gerekçesiyle tutuklandı.

Ali KEMAL ERDEM/AHT

Aydemir, zorunlu askerliği reddettiği için ilk olarak 31 Temmuz 2007 tarihinde
tutuklanmıştı. Yaklaşık iki ay cezaevinde kalan Aydemir yapılan ikinci duruşmada iki gün içinde birliğine teslim olması istenerek tahliye edilmişti. Ancak Aydemir, birliğine teslim olmayınca asker kaçağı olduğu gerekçesiyle yine tutuklandı.

Türkiye’de daha çok savaş, karşıtlığı veya politik nedenlerle askerlik reddedilirken ilk defa Aydemir, İslami inançlarını ileri sürerek askere gitmeyi
reddetti. Aydemir, laik, Kemalist değerlere dayanan ordunun dini inançlarına aykırı olduğunu belirterek, görev yapmak istemediğini belirtti.

‘SAYGI DUYULMALI’
İslamcı çevreler, Aydemir’in kararının daha çok imani nedenlerden olduğunu
söyleyerek, onun için vicdani retçiden çok “imani” ya da “İslami ret” kavramının
kullanılmasının daha doğru olduğunu söylüyor. Mazlum Der, Aydemir’in dini nedenlerden dolayı askerlik görevini reddeden ilk kişi olduğunu söylerken,
İlim ve Kültürel Araştırmalar Vakfı iman gerekçesiyle askerlik yapmayı reddedenlerin bu kararına saygı duyulmasını istedi.

Kategori : Gündem1 Yorumlar

İşte Pkk’nın gerçek yüzü

Genelkurmay Başkanlığı, dün Şırnak’ın Silopi ilçesinde teslim olan yedi teröristin, ”Bölücü terör örgütü içerisindeki adaletsiz uygulamalardan, kendilerine yapılan insanlık dışı muamelelerden ve bazı örgüt üyelerinin adil bir yargılama yapılmadan infaz edilmelerinden dolayı büyük hayal kırıklığına uğradıklarını” belirttiklerini bildirdi.

Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan ”Bölücü Terör Örgütüyle Mücadeleye” ilişkin açıklamada, bölücü terör örgütünün Irak’ın kuzeyinde bulunan barınma alanlarından kaçan yedi teröristin dün saat 19.30′da Özel Kuvvetler Komutanlığı unsurlarınca teslim alınarak ilgili makamlara teslim edildiği hatırlatıldı.

Açıklamada, teröristlerin, ”Bölücü terör örgütü içerisindeki adaletsiz uygulamalardan, kendilerine yapılan insanlık dışı muamelelerden ve bazı örgüt üyelerinin adil bir yargılama yapılmadan infaz edilmelerinden dolayı büyük hayal kırıklığına uğradıkları ve kendilerini tutsak gibi hissettiklerini” belirttikleri ifade edilerek, teröristlerin yaşam koşullarının son derece kötü olduğunu ifade ettikleri kaydedildi.

Teröristlerin ayrıca, ”Örgütün liderleri hariç kendilerinin telefon dahil hiçbir şekilde aileleriyle görüştürülmediğini, bu sebeple ailelerini ve özellikle de annelerini çok özlediklerini, TCK’nın etkin pişmanlığı düzenleyen 221′inci maddesinin pek fazla bilinmediğini, bu maddenin bilinmesi halinde daha fazla teröristin gelip teslim olacağını” vurguladıkları bildirildi.

Kategori : Gündem1 Yorumlar

Taraf gizli belgeyi ele geçirdi

Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın “JİTEM yok” açıklamalarına karşın Taraf’ın ele geçirdiği “gizli” ibareli belgeler, bu birimin varlığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Jandarma Asayiş Komutanı Korgeneral Hikmet Köksal imzasıyla 1 Aralık 1990′da Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderilen gizli yazıda “itirafçı sanıkların istihdamı”ndan sözedilirken, JİTEM de anlatılıyor. Gizli yazıda, “PKK terör örgütünden kaçarak gönüllü olarak güvenlik güçlerine teslim olanlardan, istekli olan ve durumu uygun olanların J.Gn.K.’lığı bünyesinde istihdam edilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir” deniyor.

JİTEM’de görev yapmakta olup…

Köksal’ın yazısıyla birlikte ek olarak gönderilen kıdemli istihbarat Binbaşı Harun Uysal imzalı “İSTH 3576-1- 90/8084” numaralı “Jandarma Asayış Komutanlığı Diyarbakır 011330BARA90” yazıda ise itirafçılardan nasıl yararlanılacağı anlatılıyor.

Tahliye olan itirafçılardan asker olanların JİTEM’e alındıklarının belirtildiği ek belgenin üçüncü bölümünde, “Tahliye olanlardan asker olup, Jandarma sınıfına nasb edilen 9 kişi J.Asyş.K.lığı emrinde ve Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele (JİTEM) Grup K.lığı kontrolunda görev yapmakta olup…” denilerek JİTEM’in varlığı resmen kabul ediliyor.

“JİTEM’in tabelası var” demişti

1984 ile 1992 arasında Diyarbakır Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü olarak görev yapan Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, JİTEM davasında verdiği ifadede bu örgütün varlığını doğrulamıştı.

Avcı, “Diyarbakır Asayiş Kolordu Komutanlığı ve Diyarbakır Alay Komutanlığı içinde tahsis edilen yerlerde JİTEM levhaları bulunmaktaydı. Bu şahıslar ilde yapılan asayiş değerlendirmelerine JİTEM komutanlığı görevlileri sıfatıyla katılmaktaydılar” dedi.

Kaynak: Taraf

Kategori : Gündem0 Yorumlar

Ergenekon’da ne derse çıkan yazar.

Zihni Cakır, 2007 Ağustos ayında bir kitap yazdı “Ergenekon’un Çöküşü” adını taşıyan bu kitapta yazanlar, geçen zaman içinde bir bir çıktı. İşte Cafesiyaset yazarı Çakır’ın o günden bu yana çıkan yazdıkları:

2007 yılı Ağustos ayında “Ergenekon’un Çöküşü” diye bir kitap çıktı piyasaya.
Geçmişte Celal Kazdağlı ve Can Dündar’ın kaleme aldığı “Ergenekon” isimli bir kitap vardı ama; Cumhuriyet Gazetesi bombalanması ve Danıştay saldırısı gibi eylemlerin Ergenekon isimli bir örgütce planlandığını kimse konuşmuyordu bile.

Vatansever Kuvvetler Güç Birliki Hareketi Derneği’ne yönelik Girdap operasyonunun, Danıştay Saldırısı, Cumhuriyet’e bomba, Hablemitoğlu cinayetleri gibi eylemlerin zanlısı bir derin örgüte uzayacağı yer alıyordu Zihni Çakır tarafından kaleme alınan Ergenekon’un Çöküşü kitabında.
Çakır sahip olduğu bilgilerle Ergenekon soruştuırması’nda da tanıktı ve verdiği bilgiler birçok operasyon dalgasının temeliydi adeta.

Kitabında ise, derin yapının bazı sivil toplum örgütlerini de bünyesine alan ve paramiliter örgüt yapısına sahip bir piramidi andıran şeması anlatılıyordu.

Adı Ergenekon olan bu yapının kendine ilk adı Seferberlik Tetkik Kurulu, sonra Özel Harp Dairesi ve şimdilerde Özel Kuvvetler Komutanlığı olan ve NATO ve ABD yardımlarıyla kurulup yaşatılan rutin dışı operasyon birimlerini referans aldığı öne sürülüyordu.

Zihni Çakır’ın Ergenekon’un Çöküşü kitabı yaklaşık 7 ay sonra 22 Ocak 2008 tarihinde adına Ergenekon denilen operasyonla daha iyi anlaşıldı.

Üstelik Ergenekon’un Çöküşü’nde Vatansever Kuvvetler lideri Taner Ünal ve Ahmet Cinali’yi Ergenekon’dan bağımsız görmeyen Zihni Çakır’ın bu tezi yaklaşık 2 yıl sonra ispatlandı ve Girdap operasyonu dosyası Ergenekon dava dosyasına girdi.

Bu arada, 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda ele geçirilen askeri mühimmatın sahibi, Çakır’ın kitabında tanımladığı ve analizini yaptığı Ergenekon denilen derin yapıydı.
Çakır ilk kitabı Ergenekon’un Çöküşü’nün 2. serisini de Mart 2008’de piyasaya sürdü.

Ergenekon’un Çöküşü’nde yapının tanımını ve organizasyonunu anlatan Çakır, Ergenekon’un Çöküşü-2’de ise örgütün eylemleri ve hedeflerini somut bilgi ve belgelere dayandırmıştı.
kullanKitabın 40 ve 41. sayfalarında, bugünü özetlercesine, Ergenekon’u Özel Harp Dairesi ile özdeşleştirirken, yapının dinamizmini de Seferberlik Tetkik Kurulu’na bağlıyordu.

Bugün PKK ve Ergenekon ilişkisi tartışıladursun, Zihni Çakır Ergenekon’un Çöküşü-2’nin 65. sayfasında PKK’nın kuruluşundan bu yana derin devletle ilişkisini ortaya koymuştu. Çakır, APO ile beraber hareket eden ve MİT’e çalıştığı öne sürülen Pilot Necati’nin aynı zamanda Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu meşru ve legal zeminden illegal örgüt bünyesine taşıma girişimlerinde de yer aldığını öne sürüyordu. Çakır’a göre THKP-C’yi kuran Mahir Çayan’ın yanında da Pilot Necati vardı. Yani İlyas Aydın.

Yine Ergenekon’un Çöküşü isimli kitabın 96 ve 97. sayfalarında da Ergenekon, Gladyo ya da kontrgerillanın Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan ayrı düşünülemeyeceğini iddia eden Zihni Çakır üstelik bunları tarihsel verilere dayandırıyordu.

Aynı kitabın 121. sayfasından 129. sayfasına kadar Şemdinli olaylarını da irdeleyen Zihni Çakır, 5 Kasım 2005 tarihli provokasyonun da Ergenekon’dan ayrı düşünülemeyeceğini öne sürüyordu.

Ergenekon’u Sivil Toplum Örgütleri üzerinden sivil topluma sirayet eden bir derin yapılanma diye tanımlayan Zihni Çakır, kitabın 135. sayfasındaki şu tanımıyla bugün devam eden dava ve soruşturma ile tartışmaları da tek cümlede özetliyordu adeta: “Üst karargah adı Ergenekon olan bu derin yapının anlayışında ‘özel harp’ mantığı hakimdir ve ‘gayri nizami harp’ yöntemini benimserler”.

3 KRİTİK TOPLANTI

Çakır’ın kaleme aldığı Ergenekon’un Çöküşü-2’de en dikkat çeken bölümse, 163-172 sayfalar arasında anlatılan kritik toplantılar. Çakır, toplantı katılımcılarının isimlerini kodlayarak verirken toplantıların detaylarını olduğu gibi aktarıyordu. Hablemitoğlu suikasti ve Danıştay saldırısı öncelerinde düzenlendiğini iddia ettiği bu toplantılar dışında Ergenekon’un yeniden yapılanma toplantısı da yer alıyordu. Üstelik Çakır’a göre o dönem yapının 1 Numarası da bu toplantılarda yer alıyordu.

ÖZEL KUVVETLER BELGESİ KOD ADI DARBE’DE

Yine Zihni Çakır tarafından kaleme alınan ve 2008 yılı Mayıs ayında haftalarca gündemin baş sırasına oturan Kod Adı Darbe kitabı da bugüne ışık tutuyordu.

Kitapta, yaklaşık 3 ay sonra açıklanan 1. Ergenekon iddianamesinin en kritik belgelerine yer veriliyordu.

Bunlardan en dikkat çekici olanı, kitabın 30. sayfasında yer verilen ve Genelkurmay Başkanlığı binası ile Deniz Kuvvetleri binalarını birbirine bağlayan tüp geçidin bombalanmnasına dair planın hedef kartı belgesiydi.

Üstelik bu belge, halen yapılan operasyonla gündemde olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ait bir matbu belgeydi iddiaya göre. Yani Çakır, bugün kozmik oda denilen gizli bölgelere daha o zamanlar ulaşmıştı anlaşılan.

Kod Adı Darbe kitabının 45. sayfasında yer verilen, “gizli” ibareli, 12 Mart 2004 tarihli, Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından hazırlanan “28 Şubat 1997 Öncesindeki Durum İle Günümüzdeki Durumun Karşılaştırılması” raporu, o dönemin darbe hazırlıklarının da hangi mantığa dayandığını ortaya koyan bir belgeydi.

Çakır bu nedenle 28 Şubat ve Ergenekon’un birbirinden ayrılamayacak iki ayrı gerçek olduğunu iddia ediyordu.

Kod Adı Darbe’nin bir diğer bombası da, yer altından fışkıran askeri mühimmatlarla ilgili tartışmaları daha o dönem görüp noktalayacak bilgiye sahip olmasıydı.

GİZLİ CEPHANELİKLERİ DE AÇIKLAMIŞTI

Kitabın 48. sayfasında “Vietnam sandıkları mı açıldı?” başlıklı bölümde, Ergenekon’un yer altına gömülü çok sayıda mühimmatı olabileceğini söylüyordu. Bunun dayanağı da Seferberlik Tetkik Kurulu’nun yurdun şeşitli bölgesindeki gizli cephaneliğinin Ergenekonca kullanıldığı iddiasıydı.

Çakır’ın bu kitabının hemen akabinde yürdun şeççitli bölhelerinde askeri nitelikli cephanelikler toprak altına gömülmüş olarak bulundu.

Zihni Çakır, Kod Adı Darbe kitabının 109. sayfasında “Devlete sızma girişimleri” başlıklı bölümde de ıslak imza tartışmalarının muhattabı olan Dursun Çiçek’in görev yaptığı Psikolojik Harp ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Ergenekon sanıklarından rapor almasına yer veriyordu.
Şimdilerde itirafçı olduğu açıklanan Ümit Sayın’ın kaleme aldığı bu raporlar, Ergenekon yapılanmasının sivil ayağı olan sivil toplum örgütleri ve kuvvacı yapıların desteklenmesi gerektiğini nedenleriyle anlatıyordu.

Yine aynı kitapta Dağlıca baskını ile Ergenekon arasında ilişki kurarken, TÜBİTAk tarafından hazırlanan ve GES komutanlığını zan altında bırakan “gizli bir rapora” da yer veriyordu. Rapora göre, baskındaki zaafiyetlerin asıl nedeni, telsizlerin yer tespitlerini saptamakta kullanılan sistemin 3-4 kilometrelik sapmadan 50 kilometrelik sapmaya çıkarılmış olmasıydı.

Zihni Çakır’ın en son piyasaya çıkan “Korku İmparatorluğu GLADIO” kitabı da tartışılmakta olan Özel Kuvvetler Komutanlığı ve seferberlik Tetkik Kurulu’na dikkat çekiyor.
GLADIO’yu bu birimlerde vücut bulan bir derin operasyon birimi diye adlandıran Zihni Çakır, Ergenekon yapılanmasının bu birimlerden ayrıştırılamayacağını söylüyor.

Cafesiyaset

Kategori : Gündem0 Yorumlar

Albay 4,5 saat ayakta ifade verdi iddası

BAŞBAKAN Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast soruşturması kapsamında gözaltına alınan 8 askeri personel dün sıkı güvenlik önlemleri altında adliyeye sevk edildi ve soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Savcı Mustafa Bilgili’ye ifade verdi.

Arınç’ın evinin yakınında bulunduğu gerekçesiyle ismi suikast iddiasına karışan Albay Erkan Y.B., Savcı Mustafa Bilgili’nin karşısında 4.5 saat ayakta ifade verdi.

Albay, ifade sırasında zaman zaman savcının gösterdiği bazı belgelere bakmak için masasına kadar gitti.

RİNG ARAÇLA GELDİ

Ankara Seferberlik Tetkik Bölge Başkanı Albay Yusuf A., Albay Erkan Y.B., Albay Saim A., Binbaşı İbrahim G., başçavuşlar Ahmet B., Muzaffer A., Osman D., er Serkan T., gözaltı süresinin dolmasına saatler kala Savcı Mustafa Bilgili’nin talimatı üzerine gözaltında tutuldukları Merkez Komutanlığı’ndan dün sabah alınıp askeri tutukluların cezaevine götürülmesinde kullanılan “ring” adı verilen araçlar ile adliyeye getirildi.

ETTEN DUVAR

Basın mensuplarının görüntü almalarının engellenmesi için özel önlemler alınması dikkat çekti.

Askerleri taşıyan ring aracı adliyenin arka tarafına alındı. Askerler tutukluların bekletildiği nezarethaneye götürüldü.

4 SAAT NEZARETTE

Sivil giyimli askerler de ring aracının çevresinde ‘etten duvar’ oluşturdu. Sabah 08.00’de nezarethaneye alınan askeri personel 4 saat burada bekletildi.

Öğle saatlerinde Savcı Bilgili, askerleri ifadeye çağırdı. İlk olarak suikast planı iddiası ile suçlanan Albay Erkan Y.B., Bilgili’nin odasına alındı.

Avukat Süleyman Ayhan, savcı masasının önündeki koltuğa otururken, Albay Y.B. 4.5 saat süren ifadesini ayakta verdi. Bilgili zaman zaman soruşturma sırasında ele geçirilen belgeleri Albay Y.B’ye gösterdi.

BASINA YASAK

Savcı Bilgili ve Başsavcı Vekili Hamza Keleş’in talimatıyla, görüntü alınmasının engellenmesi için basın mensuplarının koridorları boşaltması istendi.

Basın mensuplarının 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ni ve Savcı Bilgili’nin odasını uzaktan gören aynı kattaki 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bulunduğu bölümde dahi beklemeleri engellendi.

Oturarak ifadeye yasal engel yok

Ceza Muhakemeleri Yasası’nın 231. maddesinde “Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir” derken, ‘ifade’ye ilişkin hüküm yok.

Buna karşılık, 148. maddede ifade için “Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, ‘yorma ’ gibi bedensel veya ruhsal müdahale yapılamaz” deniliyor. Savcı,3 subaya‘suikast’ tutuklaması istedi mahkeme serbest bıraktı

Ankara Seferberlik Tetkik Kurulu Bölge Başkanlığı’nda yapılan ilk aramada gözaltına alınan ve dün savcılık tarafından yaklaşık 9 saat ifadeleri alınan 8 askerden 3’ü tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edildi, 5’i ise savcılıkta bırakıldı.

SUİKAST İDDİASINDA TUTUKLU YOK

Bülent Arınç’ın evinin önünde yakalandıktan sonra bırakılıp ikinci kez gözaltına alınan Albay Erkan Y. B., Binbaşı İbrahim G., ile Seferberlik Tetkik Kurulu Bölge Başkanı Albay Yusuf A., Nöbetçi Hâkimliği’nde hâkim karşısına çıktı.

“Suikast iddiası ve delilleri karatmak” suçlamasıyla tutuklanması istenen subaylar, serbest bırakıldı. 12. Ağır Ceza Mahkemesi daha önce de önemli bir karara imza atmış; Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın aramalara ilişkin basına yayın yasağı getirilmesi talebini reddetmişti.

Kaynak: Haberturk

Kategori : Gündem1 Yorumlar

Advert

Anlık Yazışma

Arşiv